Dr. Stephen Behnke'nin Istanbul ziyareti sonrasinda yasanan tartismalar

09/12/2008 - 10:49

Dr. Stephen Behnke'nin İstanbul Ziyareti Sonrasında
Yaşanan Tartışmalara Dair Açıklama
Amerikan Psikologlar Birliği (APA) Etik Ofisi Yöneticisi Dr. Stephen Behnke, 15. Ulusal Psikoloji Kongresi kapsamında 2 Eylül 2008 tarihinde, "PSİKOLOJİDE ETİK: Sorunlara ve Uygulamalara Karşılaştırmalı Yaklaşımlar" başlıklı bir çalışma grubu düzenlemek üzere Türk Psikologlar Derneği (TPD) İstanbul Şubesi tarafından İstanbul'a davet edildi. Dr. Behnke ve başında bulunduğu APA Etik Ofisi, Guantanamo başta olmak üzere tutuklulara işkence ve kötü muamele uygulanan ABD Ordusu veya Gizli Servisi kontrolündeki birçok resmi ve gayri resmi hapishanede psikologların sorgulara katılmasını ve sorguculara danışmanlık yapmasını olumlayan bir tutumun kararlı savunucusudur.
APA, ABD'deki diğer mesleki örgütlerin işkence karşıtı tutumlarının çok gerisinde kalan tutumu nedeniyle uzun süredir gerek ABD'de gerekse dünya çapında demokratik güçlerin eleştirilerine hedef oluyor. Etik yönetmeliklerinde işkenceye kesinlikle karşı olduğunu belirtmesine karşın APA yönetimi, psikologların da katıldığı işkence uygulamalarıyla ilgili olarak bugüne kadar herhangi bir adım atmayarak ve hiçbir takipte bulunmayarak hem işkenceli sorgu yöntemlerini, hem de uluslararası hukuku ve insan haklarını hiçe sayan Bush yönetimini ve işkencehanelerini de onaylamış bulunmaktadır. APA yönetiminin bu tutumu üyeleri tarafından referanduma götürülmüştür. Şu an sürmekte olan referandum 15 Eylül'de bitecektir.
Konu 31 Ağustos Pazar günü Eleştirel Psikoloji Sempozyumu'ndaki konuşması sırasında Doç. Dr. Serdar M. Değirmencioğlu tarafından gündeme getirilmiş; ne yapılması gerektiği konusunda sempozyumda başlayan tartışmaya daha sonra duyarlı psikologlar ve psikoloji öğrencileri katılmıştır.[1] Kongre Düzenleme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Sibel Arkonaç'ın durumdan haberdar edilmesi üzerine kendisi ve çalışma arkadaşları, çalışma grubunu bireysel olarak protesto edeceklerini TPD yönetimine bildirmişlerdir. Bunun ardından çalışma grubunun yeri değiştirilmiş ve çalışma grubu TPD İstanbul Şubesi'nde gerçekleştirilmiştir.
Konu hakkında tartışmaların e-posta gruplarına yansımasının ardından TPD Yönetim Kurulu, konuyu araştırmak üzere işkence ve insan hakları ihlallerine ilişkin duyarlılıkları ve çalışmaları ile bilinen üç öğretim üyesini bir komisyon kurmakla görevlendirmiştir. Komisyon bir rapor hazırlamak üzere şu anda çalışmalarını sürdürmektedir.
Aynı sıralarda TPD yönetiminin gerek Dr. Behnke'yi Türkiye'ye davet etmesinin, gerek tepkilere rağmen çalışma grubunu düzenlemekte ısrar etmesinin, gerekse de konuyla ilgili yaptığı açıklamada Dr. Behnke'nin "aydınlatıcı" olduğu bildirilen ve APA'in çizgisini savunan bir yanıtının eklenmesinin, APA yönetiminin ve Dr. Behnke'nin tutumuna destek vermek anlamına geldiği vurgulanarak metnin ilk imzacısı Sertan Batur tarafından "TPD Yönetiminin Dr. Behnke Konusundaki Tavrı Kabul Edilemez" başlıklı bir imza kampanyası başlatılması önerilmiştir. Üç gün içinde 140'a yaklaşan imzaya ulaşan imza kampanyası işlevini yerine getirmiştir ve şu an itibariyle sona ermiş bulunmaktadır.[2]
Bu metin yaşanan tartışmaların ve gelinen noktanın genel bir değerlendirmesini yapmak üzere kaleme alınmıştır. Konunun üç temel boyutu bulunmaktadır:
1. Bunlardan ilki Dr. Behnke'nin Türkiye'ye davet edilmesi ve tepkilere karşın konuşturulmasıdır. Burada iyi niyetli olunsa da, bir hata yapıldığı ve bu hatada ısrar edildiği ortadadır. Özellikle etikle ilgili bir konuda konuşmak üzere davet edilen kişinin etik geçmişine dikkat etmek elbette ki, çok önemlidir. Ancak sorun sadece hata yapılmış olmasında değil, hatanın nasıl yapılmış olduğunda yatmaktadır. Burada kimin hatalı olduğu değil, hataya neden olan temel tutumun ne olduğu önemlidir. Kim olduğu iyi bilinmeden davet edilmesinden hareketle denebilir ki, Dr. Behnke sadece APA temsilcisi olma sıfatıyla bu davete layık görülmüştür. Bu davet yapılırken APA çevresinde senelerdir artarak süren tartışmalardan haberdar olunmadığı söylenmektedir. Bu noktada TPD'nin kendi tarihiyle, konumuyla ve APA ile ilişkileriyle yüzleşmesi talebi bir kez daha özel bir anlam kazanmaktadır. Hataya yol açan başlıca neden, öyle görünüyor ki, APA'in uluslararası çapta tartışılmaz bir otorite olarak kabul edilmesidir. Bu noktada Dr. Ulaş Başar Gezgin'in Türkiye'de psikolojinin bu "Amerikancı" yönüne yaptığı vurgu ve "Türkiye'deki 'psikoloji' kongrelerinin, Vietnam, Irak, Filistin, Kosova, Güney Afrika ve Güney Amerika'dan uzmanları çağırması" düşü önem kazanmaktadır.
Çalışma grubunun iptal edilmemesi, protesto olasılığına karşı sadece yerinin değiştirilmesi ve bir tartışma toplantısı önerisinin getirilmemiş olması, her ne kadar e-posta gruplarındaki tartışmalarda 'misafire' saygısızlık yapmamak olarak dillendirilse de, tepki gösterenlerin görmezden gelinmesine ve çok daha taraflı görünen bir görünümün ortaya çıkmasına yol açmıştır. Burada da sorun geniş tabanlı tartışmalara olan uzaklıkla ilişkilendirilebilir.
2. Bu tür bir uzaklık e-posta gruplarındaki tartışmalarda da kendini göstermiştir. Gerek TPD yönetiminden, gerekse de Türkiye'de psikolojiye katkılarda bulunmuş kimi öğretim üyelerinden gelen bazı mesajlar TPD yönetiminin tavrına karşı çıkanları suçlayıcı niteliktedir ve Yrd. Doç. Dr. Canani Kaygusuz 'un dikkat çektiği üzere sonuçta anlaşmak ve bütünleştirici olmaktan çok itici ve ayrıştırıcı bir etki yapmıştır. Konu hakkında tepkisini gösteren herkes psikoloji camiasına, TPD'ye zarar vermek istemekle, TPD'nin uluslararası itibarını zedelemekle, bir "yıpratma kampanyası" başlatmakla suçlanmış ve hatta suçlamalar kişisel boyutlara varmıştır.[3]
Düşman yaratmaya ve ötekileştirerek bastırmaya, farklı şeyler söyleyenleri Prof. Dr. Melek Göregenli'nin deyimiyle "tehlikeli azınlık" ilan etmeye dayanan bu yaklaşımın demokrasi kültürünün eksikliğiyle ilişkisi ortadadır. Tartışma ortamını engellemeye çalışan ve sorunları yukarıdan aşağıya çözmek isteyen bu otoriter tutumun, hem TPD'ye, hem de Türkiye'de eksikliği derinden hissedilen demokrasi kültürüne en büyük zararı verecek şey olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Psk. Metin Özdemir'in bir mesajında belirttiği gibi "kurumların saygınlıkları ve güvenilirlikleri asıl bu tür durumlarda vermiş oldukları tepki ve kullandıkları yöntemlerle ilişkili"dir.
Tartışmaya yurt dışından verilen gerekçeli desteğin, Türkiyeli psikologların 'eksi' değil, 'artı' hanesine yazılması gerektiğini de görmek gereklidir. Unutmamak gerekir ki, insan hakları konusunda harekete geçmek psikologların itibarını zedeleyecek bir şey değildir. Tam tersine! Üstelik uluslararası ilişkilere zarar verecek olsa bile, etikle ilgili tartışmaların güncel politikanın ihtiyaçlarına göre şekillenemeyeceği, bu tür bir pragmatizmin yine etik olarak kabul edilemeyeceği ortadadır.
3. Gelinen noktada işkence karşısında psikolojinin ve psikologların tutumu ile ilgili bir komisyon kurulması TPD açısından çok önemlidir. Komisyonun hazırlayacağı raporun geniş bir tartışma için iyi bir zemin yaratabileceğini düşünmek için yeterli neden bulunmaktadır. Bununla birlikte komisyon raporu, TPD Yönetim Kurulu'nun kâğıt üzerinde kalacak bir ilke kararından çok daha fazlasına yol açmalıdır.
Öncelikle belirtmek gerekir ki, işkence gibi bir konu bir yönetim kurulu kararından çok daha geniş bir tartışmayı gerektirmektedir. İmza kampanyasına bu kadar kısa süre içinde bu kadar yüksek bir katılım olması da göstermektedir ki, toplumsal sorunlarla ilgili tartışmalar yönetim kurulu odasında, kapalı kapılar ardında yapılamayacak kadar önemlidir ve bu tartışmalara psikoloji öğrencileri başta olmak üzere bütün psikoloji camiasının katılımının sağlanması özel bir önem taşımaktadır. TPD yönetimi, Psk. Sedat Yağcıoğlu'nun saptadığı gibi bugüne kadar göze çarpan "seçkinci ve statükocu" tutumundan kurtulmak ve gerçekten işleyen bir demokrasiye sahip olmak istiyorsa, aşağıdan gelen seslere eşit düzeyde söz hakkı vermelidir. Üstelik dernek üyesi olmayan psikologların da var oldukları fark edilerek, tartışma sürecinin "dernek içi bir sorun" olmadığı akılda tutulmalıdır.
Öte yandan, işkence gibi bir konunun sadece psikologlar arasında yürütülecek bir tartışma olmaması gerektiği de aşikârdır. İnsan hakları kuruluşlarından, işkenceye maruz kalmış olanlara kadar geniş bir kamuoyu böylesi bir tartışmada söz hakkına sahiptir ve mutlaka görüşleri alınmalıdır. Komisyon raporunun böylesine geniş tabanlı bir tartışmaya vesile olabilmesi Türkiye'de psikoloji camiası için çok büyük bir kazanım olacaktır. Somut bir ilk adım olarak Prof. Dr. Sibel Arkonaç'ın konuyla ilgili geniş katılımlı bir sempozyum düzenleme önerisi son derece anlamlıdır.
Tabii ki, bu tartışmaların pratik karşılıkları çok daha büyük bir önem taşımaktadır. Bu açıdan Dr. Çağay Dürü'nün saptamaları ve önerileri kayda değerdir. Şu anda F-Tipi diye bilinen, tecrit odaklı hücre tipi cezaevlerinde birçok psikolog çalışmaktadır. Bir yandan bu psikologların bir kısmının tutukluluk koşullarının iyileştirilmesi yolunda gayret sarf ettikleri bildirilirken, diğer yandan kimi psikologların insan hakkı ihlallerine bilfiil katıldıkları basına yansımıştır. Ayrıca sayıları bilinmese de, askeri birliklerde görev yapan psikologlar da vardır. Dolayısıyla unutulmaması gereken, tartışmanın APA tarafından alınan ya da alınacak bir karar hakkında ilkesel bir tartışma değil, somut durumda Türkiye'de psikologların işkence ve insan hakkı ihlallerine ilişkin alacakları pratik ve etik tavırla ilgili bir tartışmadır. Şurası açıktır ki, vicdan sahibi hiç kimse işkence ve insan hakları ihlallerinin bulunduğu bir yerde olası tek doğru etik duruşun şiddete maruz kalandan taraf olmak olduğunu reddetmeyecektir. Bu nedenle işkencehanelere dönüşen sorgu odalarında hangi görevle olursa olsun çalışmak düşünülemez.
Yaşanan bu tartışmaların işkence ve insan hakları ihlallerine karşı duyarlılığı arttırmakla kalmayarak, somut adımlar atılmasına vesile olmasını ve bu tartışma sürecinin geniş katılımlı bir demokratik anlayışı desteklemesini ümit ederek konuya duyarlılık gösteren herkese teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Sertan Batur, Ersin Aslıtürk, Serdar M. Değirmencioğlu ve Hilal Eyüpoğlu
12 Eylül 2008